Yıllar önce Anadolu’da bir ilçenin sakin bir meydanında yaz mevsiminde görmüştüm O’nu. El kadar bedeni bir tekerlekli sandalyedeydi. Bir çocuğunkinden daha küçüktü narin bedeni. İncecikti bacakları. Parmaklarını ise kısmen kullanabiliyordu.
Bedensel görünümü engelli İngiliz fizikçi Hawking’e benziyordu. Yüzünü bedeni ile hizalayarak cepheden bakamıyordu karşısındaki insana. Yandan bakıyordu mecburen. Allah öyle takdir etmiş ve O’nu öyle yaratmıştı doğuştan.
Yanına yaklaştım usulca. Meydandaki güvercinler için buğday yemi satıyordu. Engelli arabasına iliştirilmiş küçük bir aparatın üzerinde kartondan bir bardak ve iki yoğurt kabı kapağında buğday vardı. Bir de iki kilo kadar buğdayın olduğu bir poşet.
Güvercinlere yem attım. Ve ne kadar ücret ödemem gerektiğini sordum. Gülümseyerek söylediği rakamdan daha fazlasını uzattım. Kabul etmedi. Alamam derken başını iki yana salladı. Bu teklifimden dolayı çok mahcup olmuştum.
Parmakları ile kavramakta zorlandığı yemin ücretini yan taraftaki bir çantaya bıraktıktan sonra halini hatırını sorarak onunla biraz sohbet etmek istedim. Sorduğum şeylere güçlükle yanıt veriyordu. Çünkü konuşabilme yetisi de çok sınırlıydı.
Fakat dilinden bin bir zorlukla dökülen kelimelerle bana cevap verirken güneş gibi aydınlık bir yüzle hep gülümsüyordu. Gülümserken gözlerinin içi ise daha çok gülüyordu. Gökkuşağının yedi rengini birden görmüştüm o gözlerde.
Kendisi gibi engelli olan biriyle evlenerek bir can yoldaşı, sohbet arkadaşı edinmiş ama evlilikten iki yıl sonra eşi ölmüş. Yalnız yaşıyormuş. Devletten aldığı engelli maaşını kendisine ücret olarak ödediği bir kadın gündüzleri gelip evinin işleri için ona yardım ediyormuş. Bunları öğrenince daha fazlasını soramadım. Utandım.
Yüzlerce insanın karşısında konudan konuya atlayarak dakikalarca konuşabilirdim. Fakat o an dilim tutuldu. Hem utandım hem de engelli arkadaşıma o anda derin ve yoğun bir saygı hissi büyüdü içimde.
Hemen hiçbir şeyi diğer insanların onda biri kadar dahi olmayan fakat insanın içini ısıtan gülümsemesi herkesinkinden samimi ve cömert olan bir insanın hayata tutunma azminden utandım belki de.
Günlük hayatın koşturmacası ve telaşı içinde dert olarak yüklendiğim saçmalıklardan utandım.
Hz. Muhammed’in sadaka olarak tanımladığı ve Allah’ın insana muhteşem bir hediye olarak verdiği tebessümü kendime, sevdiklerime ve topluma yeterince sunamadığım için utandım.
Elim ayağım tutuyorken ve zihnim çok zinde iken kapasitemi kendim, ailem ve insanlık adına gerektiği gibi kullanmadığım için utandım.
Çiçeğin rengini, gökyüzündeki maviyi, denizin serinliğini, soluduğum oksijeni, her sabah doğan güneşi yaşarken fark edemediğim için utandım.
Ünlü bir fizikçi diyor ki;
‘’Dünya öldükten sonra, bundan yaklaşık 5 milyar yıl sonra, çıtır çıtır yandıktan, hatta Güneş tarafından yutulduktan sonra, başka dünyalar, yıldızlar ve galaksiler var olacak ve bir zamanlar var olan Dünya adında bir yer hakkında hiçbir şey bilmeyecekler.’’
İnsan da ölünce dostlar, en fazla üç nesil sonra tamamen unutuluyormuş. Araban bir hurdalıkta çoktan parçalanmışken, görkemli evinde tanımadığın başka insanlar oturuyormuş artık.
En sevdiğin eşyalarından şanslı olanlar antika dükkânlarında diğerleri ise bitpazarlarında mahzun, yeni sahiplerini bekliyormuş.
Bütün bunlar yetmiyor, duvarda asılı solgun fotoğrafların da düşen takvim yaprakları ile birlikte birer birer indiriliyormuş.
Yani torununun çocuğu seni asla hatırlamayacak, bilemeyecek. Mezarını tesadüfen oradan geçen belki bir yabancı görecek sadece. Şayet ünlü bir yazar, şair, sanatçı ya da bilim insanı değilsen, tamamen meçhul bir ıssızlığa karışacaksın. Başucundaki ağacın dallarına konan kuşlardan başka ziyaretçin olmayacak.
Hikâyenin sonu böylesine belli iken yaşamda bunca hırsa, telaşa, hır güre, kavgaya gerek var mı?
Ve milyarca yıllık geçmişi olan sonsuz evrendeki yetmiş seksen yıllık minicik hikâyende seni sadece yaptığın iyilikler hatırlayacak.
Bilgin ve şefkatinle dokunduğun her şey,
Ya da eğitim bütçesine yardım ettiğin dar gelirli bir öğrenciden alacağın teşekkür ve dua,
Temmuzun sıcağında sokaktaki kimsesiz hayvana ikram ettiğin bir kap su,
Henüz doğmamış çocuklar ve henüz yumurtadan çıkmamış kuşlar için diktiğin bir fidan,
İnsanların soluklandığı bir yeşillikteki çer çöpü üşenmeyip temizleme eylemin,
İhtiyacı olanın avuçlarına servetindeki kırıntılardan değil,
Vazgeçemediğin şeylerden ve o insanı incitmeden bıraktıkların,
Belki gönüllere dokunması için kaleme aldığın bir yazı,
Bir de kendine ve insanlara kalbinden cömertçe dağıttığın
Aydınlık gülümsemeler
Seni asla unutmayacak.
Engelli arkadaşımı o meydanda iki kez daha gördüm.
Hayatı anlamlandırma yolculuğumda bana muhteşem bir şey öğretmişti.
Sonra bir daha göremedim O’nu.
Kim bilir meydandaki güvercinlerden biriydi şimdi O.
Sitemizde yayımlanan köşe yazıları, yazarların kişisel görüş ve düşüncelerini yansıtmaktadır. Bu yazılar, site yönetiminin resmi görüşlerini veya duruşunu temsil etmez. Yazıların içeriğinden yalnızca yazarlar sorumlu olup, hukuki veya ahlaki yükümlülükler yazarlara aittir.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Vedat SEVGİGÖR
Gülümse ...
Esnafinsesi.NET Konsept Danışmanı, Şair-Yazar
Yıllar önce Anadolu’da bir ilçenin sakin bir meydanında yaz mevsiminde görmüştüm O’nu. El kadar bedeni bir tekerlekli sandalyedeydi. Bir çocuğunkinden daha küçüktü narin bedeni. İncecikti bacakları. Parmaklarını ise kısmen kullanabiliyordu.
Bedensel görünümü engelli İngiliz fizikçi Hawking’e benziyordu. Yüzünü bedeni ile hizalayarak cepheden bakamıyordu karşısındaki insana. Yandan bakıyordu mecburen. Allah öyle takdir etmiş ve O’nu öyle yaratmıştı doğuştan.
Yanına yaklaştım usulca. Meydandaki güvercinler için buğday yemi satıyordu. Engelli arabasına iliştirilmiş küçük bir aparatın üzerinde kartondan bir bardak ve iki yoğurt kabı kapağında buğday vardı. Bir de iki kilo kadar buğdayın olduğu bir poşet.
Güvercinlere yem attım. Ve ne kadar ücret ödemem gerektiğini sordum. Gülümseyerek söylediği rakamdan daha fazlasını uzattım. Kabul etmedi. Alamam derken başını iki yana salladı. Bu teklifimden dolayı çok mahcup olmuştum.
Parmakları ile kavramakta zorlandığı yemin ücretini yan taraftaki bir çantaya bıraktıktan sonra halini hatırını sorarak onunla biraz sohbet etmek istedim. Sorduğum şeylere güçlükle yanıt veriyordu. Çünkü konuşabilme yetisi de çok sınırlıydı.
Fakat dilinden bin bir zorlukla dökülen kelimelerle bana cevap verirken güneş gibi aydınlık bir yüzle hep gülümsüyordu. Gülümserken gözlerinin içi ise daha çok gülüyordu. Gökkuşağının yedi rengini birden görmüştüm o gözlerde.
Kendisi gibi engelli olan biriyle evlenerek bir can yoldaşı, sohbet arkadaşı edinmiş ama evlilikten iki yıl sonra eşi ölmüş. Yalnız yaşıyormuş. Devletten aldığı engelli maaşını kendisine ücret olarak ödediği bir kadın gündüzleri gelip evinin işleri için ona yardım ediyormuş. Bunları öğrenince daha fazlasını soramadım. Utandım.
Yüzlerce insanın karşısında konudan konuya atlayarak dakikalarca konuşabilirdim. Fakat o an dilim tutuldu. Hem utandım hem de engelli arkadaşıma o anda derin ve yoğun bir saygı hissi büyüdü içimde.
Hemen hiçbir şeyi diğer insanların onda biri kadar dahi olmayan fakat insanın içini ısıtan gülümsemesi herkesinkinden samimi ve cömert olan bir insanın hayata tutunma azminden utandım belki de.
Günlük hayatın koşturmacası ve telaşı içinde dert olarak yüklendiğim saçmalıklardan utandım.
Hz. Muhammed’in sadaka olarak tanımladığı ve Allah’ın insana muhteşem bir hediye olarak verdiği tebessümü kendime, sevdiklerime ve topluma yeterince sunamadığım için utandım.
Elim ayağım tutuyorken ve zihnim çok zinde iken kapasitemi kendim, ailem ve insanlık adına gerektiği gibi kullanmadığım için utandım.
Çiçeğin rengini, gökyüzündeki maviyi, denizin serinliğini, soluduğum oksijeni, her sabah doğan güneşi yaşarken fark edemediğim için utandım.
Ünlü bir fizikçi diyor ki;
‘’Dünya öldükten sonra, bundan yaklaşık 5 milyar yıl sonra, çıtır çıtır yandıktan, hatta Güneş tarafından yutulduktan sonra, başka dünyalar, yıldızlar ve galaksiler var olacak ve bir zamanlar var olan Dünya adında bir yer hakkında hiçbir şey bilmeyecekler.’’
İnsan da ölünce dostlar, en fazla üç nesil sonra tamamen unutuluyormuş. Araban bir hurdalıkta çoktan parçalanmışken, görkemli evinde tanımadığın başka insanlar oturuyormuş artık.
En sevdiğin eşyalarından şanslı olanlar antika dükkânlarında diğerleri ise bitpazarlarında mahzun, yeni sahiplerini bekliyormuş.
Bütün bunlar yetmiyor, duvarda asılı solgun fotoğrafların da düşen takvim yaprakları ile birlikte birer birer indiriliyormuş.
Yani torununun çocuğu seni asla hatırlamayacak, bilemeyecek. Mezarını tesadüfen oradan geçen belki bir yabancı görecek sadece. Şayet ünlü bir yazar, şair, sanatçı ya da bilim insanı değilsen, tamamen meçhul bir ıssızlığa karışacaksın. Başucundaki ağacın dallarına konan kuşlardan başka ziyaretçin olmayacak.
Hikâyenin sonu böylesine belli iken yaşamda bunca hırsa, telaşa, hır güre, kavgaya gerek var mı?
Ve milyarca yıllık geçmişi olan sonsuz evrendeki yetmiş seksen yıllık minicik hikâyende seni sadece yaptığın iyilikler hatırlayacak.
Bilgin ve şefkatinle dokunduğun her şey,
Ya da eğitim bütçesine yardım ettiğin dar gelirli bir öğrenciden alacağın teşekkür ve dua,
Temmuzun sıcağında sokaktaki kimsesiz hayvana ikram ettiğin bir kap su,
Henüz doğmamış çocuklar ve henüz yumurtadan çıkmamış kuşlar için diktiğin bir fidan,
İnsanların soluklandığı bir yeşillikteki çer çöpü üşenmeyip temizleme eylemin,
İhtiyacı olanın avuçlarına servetindeki kırıntılardan değil,
Vazgeçemediğin şeylerden ve o insanı incitmeden bıraktıkların,
Belki gönüllere dokunması için kaleme aldığın bir yazı,
Bir de kendine ve insanlara kalbinden cömertçe dağıttığın
Aydınlık gülümsemeler
Seni asla unutmayacak.
Engelli arkadaşımı o meydanda iki kez daha gördüm.
Hayatı anlamlandırma yolculuğumda bana muhteşem bir şey öğretmişti.
Sonra bir daha göremedim O’nu.
Kim bilir meydandaki güvercinlerden biriydi şimdi O.
Belki ben fark etmiyordum.
Vakit geçmeden ve hala nefes alıyorken
Siz de güneş gibi gülümseyin…
...
Sitemizde yayımlanan köşe yazıları, yazarların kişisel görüş ve düşüncelerini yansıtmaktadır. Bu yazılar, site yönetiminin resmi görüşlerini veya duruşunu temsil etmez. Yazıların içeriğinden yalnızca yazarlar sorumlu olup, hukuki veya ahlaki yükümlülükler yazarlara aittir.